Başlangıç > çek mağdurları, genel > Çek Mağdurları ve Müflis Devlet

Çek Mağdurları ve Müflis Devlet

İster feodal tacir zihniyetine sahip olsunlar, ister "marketing" tüccarları olsunlar, her durumda devlet yönetiminde tüccarlar ve tacirler egemen olurlar. Bir başka ifadeyle, "anasını allayıp pullayarak satma"da hünerli ve ünlü "Kayserili tüccar" hükümete gelir.
      "Kayserili tüccar" hükümeti, hiçbir şey üretmeyerek, ucuza alıp pahalıya sattığını sanarak, tüm kuşakların üretmiş olduğu değerleri satışa sunar. Bunu yaparken de kendisinin "kalvinist" olduğunu, "büyük reformlar" yapmaya aday olduğunu düşündürtür.
      Her tüccar gibi ulusal bayraklardan ve ulusal sınırlardan, özcesi başında "ulusal" sözcüğü bulunan herşeyden kendisini arındırır. Bunlar onun özgür ticaretinin en büyük engelleridir, ortadan kaldırılmalıdır, kaldırılır. Paranın dini, imanı yoktur.
      Artık "Kayserili tüccar hükümeti" için, hangi malın nerede ve nasıl üretildiğinin önemi yoktur. Nerede ucuza alıp, nerede pahalıya satabiliyorsa, o, oradadır. Ucuza aldığı yer "vatanı", pahalıya sattığı yer "pazar"ıdır . (Kozmopolitizm ya da ümmetcilik).
      Ama onun "vatan"ı kendi vatanı olmadığı için, "vatan"ın sahiplerinin hangi malı, hangi fiyattan satacaklarına bağımlıdır. Ne kadar "uyanık", ne kadar "fırsatçı" olursa olsunlar, her durumda malı üretene bağımlıdırlar. Öte yandan "Kayserili tüccar"ın tüm "sermaye"si bu malların üreticilerinden alınmış borçlardan oluştuğundan, bağımlılığı tam bağımlılığa dönüşür. "İktisat"çı diliyle, "dış piyasalara olan bağımlılık", "Kayserili tüccar"ı dış piyasaların hizmetkarı haline getirir.
Herkes "mutlu"dur. Kredi kartı "hamili"miz de, "Kayserili tüccar hükümeti" de, "mutlu"dur. Ülkede bir şey üretilmese de, her şey tüketilmektedir. ABD’den, AB ülkelerinden, Çin’den, Yeni Zellanda’dan ve hatta Papua-Yeni Gine’den bile herşey gelmektedir.
      Ve bir gün, bir yerde (belki Çin’de), bir üretim biriminde bir "iş kazası" meydana gelir. Üretim durur.
      Üretmeden tüketen "ulus", belki de o ülkeden mal getirecek olan "Kayserili tüccar hükümeti"nin başbakanının oğlunun "gemiciği"ni beklemeye koyulur. Çin’de üretim durmuştur, yeni mal üretilmemiştir. "Gemicik" Çin limanında malın yüklenmesini bekler. Her geçen gün liman vergisi, "gemicik"in tayfalarının ücretleri vb. ödendiğinden "masraf" artar ve artan "masraf" malın fiyatına yansıtılır. Böylece Çin’de meydana gelen bir "iş kazası" nedeniyle, üretmeden tüketen "ulus"un tüketim gideri yükselir.
      Yine de "Kayserili tüccar" için bu "iş kazası" bir fırsattır. Üretmeden tüketen ulus (pazar) mal beklemektedir. "İktisat" diliyle, talep yüksektir, ama arz yoktur, fiyatlar bir kez daha yükselir. Kredi kartı "hamil"imiz de daha fazla borçlanmak zorundadır.
      Yine "arz-talep yasası" gereğince, borçlanma ihtiyacı arttıkça faiz oranları yükselir. "İş kazası" öncesinde 3-4 mutluluk" sonrasında ödeme güçlüğüne düşen "hamil"imiz, şimdi 2-3 "mutluluk"la yetinmek zorundadır.
      "Belirli tarihlerde vadeleri dolan ödemeler zinciri, yüzlerce yerinden kopar. Karışıklık, sermaye ile birlikte gelişen kredi sistemindeki çökmeyle daha da büyür ve, şiddetli, ağır bunalımlara, ani ve zoraki değer kayıplarına, yeniden-üretim sürecinde fiili durgunluklara ve kesintilere ve böylece de yeniden-üretimde gerçek bir düşmeye yolaçarlar, ekonomik kriz. çek mağdurları, karşılıksız çek müflis tüccarlar ortaya çıkıverir.
      Her ekonomik kriz, bir önceki krizden daha şiddetli olarak ortaya çıkar.karşılıksız çekler patlar, Krizin şiddetini belirleyen ise, üretmeden tüketen "ulus"un bu süreçte kaç yıllık gelirini borçlarının karşılığı olarak "rehin" verdiğine bağlıdır.
      2001 Şubat krizinde ne olmuşsa, o olacaktır. Tek farkla ki, daha şiddetli ve daha "yakıcı" olarak.
bir süreç yaşanacaktır..

Reklamlar
  1. İsmet
    03/09/2009, 20:33

    Yaptığınız işin felsefesini yapmazsanız
    yalnızca teknisyen olarak kalırsınız” (Nietzche)

    Genelde felsefeye ilginin az olduğu ülkemizde felsefenin bir alt dalı olan “hukuk felsefesi” hukuk uygulamasında niçin önem taşımaktadır? Özellikle “Ergenekon Soruşturması ” adı verilen ve hukuksal olarak ne olduğu ve nereye götürülmek istendiği belli olmayan (ya da belli olan) soruşturma sürecinde yaşanan hukuksuzluklar ve hak ihlalleri karşısında “hukuk felsefesi” ayrıca bir önem kazanmaktadır.
    “Hukuk felsefesi” felsefenin hukuka ilişkin bir alanıdır. Felsefenin temel dallarından biri olan değer öğretisi içindeki ahlak felsefesi bölümüne bağlanır. Ana sorunsalları olarak hukukun kaynağı, amacı, adalet, mevcut hukuk düzenlerinin (pozitif hukuk) meşruiyeti vb. gösterilebilir.
    Hukuk Felsefesini “hukukun felsefi olarak eleştirisi” olarak da tanımlayabiliriz; burada hukukun ve hukuksal kurumların felsefi bir çözümlemesi söz konusudur.
    Genelde felsefi bilgi, araştırmaya dayanan ve eleştirel tutumun sonucu olan bilgidir. Verili durumu olduğu gibi kabul eden, sorgulamayan, eleştirmeyen, merak etmeyen insan için felsefenin hiçbir değeri yoktur. Felsefi bilinç düzeyine yükselmemiş, “görgül bilinç” düzeyindeki insan için “Bilgi nedir? Bilgi gerçekten var mıdır?” , “Varlık var mıdır?” ve benzeri sorular anlamsız sorulardır? Görgül bilinç,“bilgi”, “varlık”, “madde”,”hukuk” gibi kavramları verili ve sorgulanmaksızın var olan şeyler olarak kabul eder. Oysa böyle ortada olan ve herkesin sorgulamakasızın kabul ettiği şeyler felsefi bilinçte mercek altına alınmıştır. Benzer biçimde hukuk felsefesinde sorgulanan, irdelenen doğrudan “hukuk”tur. “Hukuk nedir ve kimin hizmetindedir?”, “Hukukun amacı nedir?”, “Yasa koyucuya hangi ilkeler yol göstermelidir?” , “Hukuk uygulayıcısı (yargıç, savcı, avukat) hukuk pratiğinde nasıl davranmalı, hangi ethik değerlere göre hukuksal tutum takınmalıdır?” “Pozitif hukukun doğruluğunu tanıtlamada başvurulacak ölçütler nelerdir?” Burada hukuku tümel olarak ele almak söz konusudur; herhangi özel bir yasa, özel bir hukuksal sorun değil bir bütün olarak hukuk, bir bütün olarak hukuksal tutumdur söz konusu olan.
    Günümüzde hukukun doğası üzerine yapılan felsefe soruşturmalarına bakıldığında, büyük ölçüde “doğal hukukçu ” ve “hukuksal pozitivizm” ayrımı üzerinden hukuk felsefesi tartışmalarının çerçevesinin çizildiği açıklıkla gözlenmektedir.

  2. Velamana
    03/09/2009, 20:34

    Bu kuruma getirilen en büyük eleştiri; Osmanlı döneminde bu kurumun verimli olmayışı nedeniyle cumhuriyetin ilk yıllarında terk edilmiş olduğu, bu nedenle bizim sistemimize uygun düşmediği esasına yöneliktir..Bu eleştiri haksız ve yersizdir.Çünkü günümüz koşulları değişmiş,teknik imkanlarımız ve ulaşılan bilgi çağında artık istinaf bir zaruret halini almıştır.Yargı sistemiz mevcut haliyle adaleti tesis etmekten çok uzaktır.Yargıtayımız, en küçük bir kanun değişikliğinde dahi dosyayı bozarak yerel mahkemeye göndermekte bu da davaların gereksiz yere uzamasına neden olmaktadır.Yakın bir örneğimiz: Hükmün açıklamasının ertelenmesi hususudur.Şayet istinaf mahkemeleri yürürlükte olmuş olsa idi bu dosyalar istinaf aşamasında karar bağlanacak ve tekrar yerel mahkemeye dönmeyecekti.Harcanan emek mesai ve getirdiği maddi külfet düşünüldüğünde istinafın ne kadar gerekli olduğu anlaşılmaktadır.

    Yargıçlarımızın staj dönemleri eksik ve verimsiz geçtiği için mesleğin ilk 2 – 3 yılı adeta staj gibi heba olmaktadır.Bu dönemlerde verilen kararlardaki bozma oranları dikkate alındığında tespitimiz daha net açığa çıkacaktır..Yargıtay, yapılan hataları telafi edemediğinden davalar sürekli bozulmakta ve mahkemesine geldiği anda tayin sistemimizdeki hatalar nedeniyle dosya ilk kararı veren hakimden başka bir hakim önüne gelmektedir.Yeni gelen hakimin de tecrübesiz olması durumunda özellikle ceza dosyalarının zaman aşımına uğraması kaçınılmaz olmaktadır.Oysaki istinaf sisteminde yerel mahkemenin bir şekilde eksik ve hatalı kararları telafi edilmiş olacak ve deneyimli yargıçlar eliyle dosya tekamüle ulaşacaktır.

    Yapılan ikinci eleştiri istinafın davaların uzamasına neden olacağı hususundadır. Ülkemizde davaların zaten mevcut haliyle de hızlı yürümediği açıktır.Kaldı ki bir davanın hatalı olmasındansa uzaması evladır.Ayrıca yargılamanın nasıl etkin ve hızlı hale getirileceğine dair tespitlerimizi makalenin ilerleyen bölümlerinde açıklayacağız.

    Ancak şu hususu göz ardı etmeyelim. Bir sistemin kurulmuş olması başlı başına sorun çözmede kafi gelmeyecektir.Bu sistemin nasıl ve kimler tarafından işletildiği önemlidir. Aşağıda ayrıntılarını izah edeceğimiz gibi şayet eski hatalar ve alışkanlıklarda ısrar edilirse, mahkemeler tıkanabilir, adalet gecikebilir ve elbette kaos kaçınılmaz olur. Bu nedenle bu makalede uygulamada yaşanması muhtemele sıkıntılara temas etmek suretiyle alınması gereken önlemleri şimdiden almamız, kaybedilecek zaman ve emek için çok önemli olduğu kadar adaletin tecellisi için de bir zarurettir.Nitekim Yargıtay eski başkanlarından sayın Eraslan ÖZKAYA bu tehlikeye dikkat çekerek adaleti tecelli ettirmek yapılması elzem olan hususlarda hep birlikte düşünmemiz , gerektiğini ifade etmiştir.

    Bir ülkenin temeli adalettir.Adaletsiz ülke olmayacağı gibi ülkesiz de adalet olmaz.Her şeyden önce insanların yaşadıkları ülke adaletine saygı duymaları asıldır.Bu saygıyı örseleyen ne varsa bunu kaldırmak ve yanlışları düzeltmek her şeyden önce biz hukukçuların tarihi borcudur.Nasıl ki ortaya yeni çıkmış bulaşıcı bir hastalığa çare bulmak yalnızca doktorlardan beklenen bir vazife ise adaleti düşmüş olduğu bu kaostan kurtarmak da biz hukukçulardan başkasının yapacağı bir iş değildir

  3. k
    03/09/2009, 20:35

    İlk derece mahkemelerince verilen nihai kararlar ile, fiilin sanık açısından sabit olup olmadığı sorununu oluşturan ‘maddi’ meselenin yanında, suçu işlediği kabul edildiğinde
    suçun niteliğinin ne olduğu ve cezanın bireyselleştirilmesi konularını içeren ‘hukuki’ mesele
    hükme bağlanmaktadır. istinaf yolunun benimsenmediği sistemlerde, denetim görevini
    üstlenen Yargıtay kural olarak sadece hukuki meseleyi denetlemektedir. Buna karşın, ilk

    derece mahkemesi kararının gerek maddi mesele ve gerekse hukuksal açıdan denetimini
    sağlayan kanun yoluna istinaf adı verilmektedir. istinaf olağan kanun yollarındandır.
    Diğer taraftan, ilk derece mahkemesinin nihai kararlarının denetlenmesini sağlayan
    ilk ve asıl denetim yoludur.Buradan da anlaşılacağı üzere, temyiz kanun yolundan farklı olarak istinafta hem yerel mahkemece yapılan maddi tespitler ve hem de uygulanan normun yerindeliği açısından bir denetleme yapılmaktadır.2

  4. sumimasen1
    03/09/2009, 20:38

    Bunlar da mahkemeleri güç durumda bırakmaktadır. Sonuçta sanığın işlemiş olduğu suç, karşılıksız kalmışsa bozulan kamu düzeni korunamamış olur.Dolayısı ile insanların vicdanında adalete yönelik kırılganlıklar devam eder .

    Adaletin vicdanlarda doğurduğu sancılar yalnızca hakim – savcıların hatalarından kaynaklanmıyor, Ancak biz kendi payımıza düşenle ilgilenebilir ve bu yolda mesafe alabilirsek kendi vicdanlarımızı tatmin etmiş oluruz .

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: